14 Aralık 2015

Hamdım , piştim , yandım...



“Yaşadığın her şey seni olgunlaştırır ve yaşam ağacında seni güçlendiren bir dalı simgeler.”
                                                           Mevlana Celaleddin Rumi

Öncelikle merhabalar...
İlk yazımı Mevlana haftası olduğu için Hz.Mevlana üzerine yazmak istedim.

Chris Martin dünyaca ünlü Coldplay grubunun solistidir.Eşinden ayrıldıktan sonra zor bir süreç yaşayan Martin terapistinin kendisine önerdiği Mevlana eserlerini okumaya başlar.Mevlana’nın hayatını değiştirdiğini söyleyen ünlü rockcu ‘Misafirhane’ şiirinden çokça etkilenir.“A Head Full of Dreams” isimli şarkıyı bu şiir üzerine yazar ve sözlerine şunu ekler :
“Mevlana , yaşadığın ne olursa olsun olgunlukla kabullenmeyi öğütlüyor.Hiçbir şeyden kaçmamayı kötüklerin zamanla nihayet bulacağını , yerini rengarenk bir ortama bırakacağını telkin ediyor.”

Görüldüğü üzere Celaleddin Rumi 750 yıl sonrasını yani günümüzü dahi aydınlatmış , gerek öğütleri gerek yaşantısıyla yalnız Müslümanları değil tüm dünyayı etkilemiş , İngiliz rockcunun bile kalbine dokunup yol göstericisi olmuş gibi görünüyor J

Mevlana diğer bütün sufiler gibi temel öğretisini tevhid düşüncesi etrafında örgütlemiş fakat Rabbine duyduğu aşk ile ön plana çıkmıştır.

Mevlana hayatını şu şekilde anlatır :
“Ömrümün özeti şu üç sözden ibarettir : Hamdım , piştim , yandım...”
Mevlana’nın öğretileri o derece güçlüdür ki bu öğretileri çerçevesinde Mevlevilik oluşmuştur.Mevlevilik , tamamen sevgi ve hoşgörü üzerine kurulmuş bir müessesedir.Yaradana gönül veren dünyadaki bütün yaratılanları yaradandan ötürü sevmeyi ve bizlere sevgiden söz etmeyi öğreten bir aşk piridir.Güzeli , doğruyu , iyiyi , aşkı hakikati arayanlara müjdeler veren ilahi sestir.Zulmette kalanlara teselli sunan Rahmani sedadır.Ayrılıktan inleyenlere şifa bahşeden devalı nefestir.İnsana insanı öğretendir.Her şeyin insanda olduğunu ve tüm evrenin insanın emrine verildiğini öğretendir.

Hz.Mevlana’nın vasiyeti ise söyledir :
“İnsanların en hayırlısı insanlara yararı olandır , sözün en hayırlısı az ve anlaşılır olanıdır.”
Öyleyse sözü kısa kesmek gerek vesselam...



                                                                                  FATMANUR ÖZER
Devamını Oku »

29 Kasım 2015

Kütle Çekim Yasası ile Hayatınızı Değiştirmeye Var Mısınız?



       Yukarı doğru atılan bir taşın muhakkak yere düşeceğini herkes bilir. Buna sebep olan yerçekimidir. Ancak hayatımızı güzelleştiren ya da mahveden isteklerimizi ya da korkularımızı çeken o muhteşem yasayı bilmiyoruz. Düşüncenin mıknatıs gibi çekim gücü olan bir kuvvet olduğunu öğrenmenin vakti gelmedi mi?

       Bazıları için saçma bazıları için abartı bazıları için ise büyülü. Bir fizik mühendisinin ağzından dinlemenin inandırıcılığı ile yaptığım araştırmaların sonuçlarını sizlerle paylaşmadan edemezdim. ‘The Secret’ kitabını kaynak olarak kullandığım bu yazımı yalnızca ön yargısız okumanızı istiyorum. Kütle çekim yasası ile hayatınızı değiştirmeye var mısınız?

       Çekim yasasını dev bir fotoğraf makinesi olarak düşünebiliriz. Her an düşündüğümüz ve hissettiklerimizin fotokopisini çekip aynısını bize gönderen bir makine. Öyleyse hayatımızı değiştirmek için bu makinenin bize gönderdiklerini, dolayısıyla kendi düşüncelerimiz değiştirmemiz gerekiyor. Gözlerinizi kapatın ve 10 saniye boyunca bir şey düşünmemeye çalışın. Bunu henüz başaramadım. Bu düşüncelerimi kontrol edemediğimi ve bu kontrol edemediğim şeylerin benim hayatım olduğunu söylüyor. Bunu sağlayabilmek için sık sık bu alıştırmayı yapmam gerekiyor.

        Bizler frekans yayan elektromanyetik varlıklarız. Sadece bizim yayınladığımızla aynı frekansta olan şeyler bizim hayatımıza girer. Frekansınızın kanıtı, her an karşılaştığınız insanlar, olaylar ve koşullardır. Hakkınızda kaç kişi olumsuz düşünürse düşünsün, siz mutluysanız kötü düşünceler size asla ulaşamaz çünkü siz başa frekanstasınızdır. Siz frekansınızı onların olumsuz frekanslarına düşürmedikçe kimse hayatınıza olumsuzluk getiremez. Düşünceler ve duygular aracılığıyla varlığınızın frekansını artırmaya çalışın. Frekansınızı evrenle uyumlu hale getirin. Evrenin frekansı saf iyiliğin frekansıdır. İyi şeyler almak için iyilik frekansına girmelisiniz. Bu iyilik frekansına bağlı kalmak için iyi şeyler düşünün iyi şeyler söyleyin ve iyi şeyler yapın.

       Minnet olmadan çekim yasası ile hiçbir şeyi başaramazsınız. Hayatınızdaki müthiş şeylerin farkına varın. Bugün televizyon izlerken elektrik kesilmedi,  dişlerinizi fırçalayabildiniz, uyuyabildiğiniz bir yastığınız vardı. Radyo dinlediniz, cep telefonunuzu kullandınız. Hava, güneş, gökyüzü hepsi için şükredin. Mutluluk ve düşlediğiniz hayatla aranızda yalnızca iki kelime var ‘Teşekkür Ederim’…

       Sahip olduğunuz şeylere değer vermek çekim yasasını zekice kullanmaktır. Pırıl pırıl arabalar sahiplerinin onlara değer verdiğinin kanıtıdır. Çok pis ve dağınık arabalar değer görmez. Sahiplerden biri daha iyi arabalar çekerken diğeri daha değersiz arabalar çeker. Sahip olduklarınıza verdiğiniz değer istediklerinizi size getirir.

       ‘Verecek param yok ama olunca vereceğim’ diye düşünüyorsanız, hiçbir zaman olmayacak. Bir şeyi çekmenin en hızlı yolu onu başkasına vermektir. Ne kadar ve nerede olduğu önemli değil, sadece verin!

       Fransız psikolog Emile Coue 1900’lerde iyileşmede pozitif düşünceleri kullanmanın öncüsü oldu. Başarılı iyileşme yöntemlerinin bir parçası da hastaların her gün bu bilinç önermesini uygulamasıydı; “her gün, her şekilde daha da iyiye gidiyorum.” Kelimeleri güçlü kılan onlara yüklediğimiz enerjidir. Hayatınızdaki bir durumu tarif ederken korkunç, şok edici, berbat gibi güçlü kelimeler kullanırsanız aynı derecede güçlü bir frekans gönderirsiniz. Gerekli olan istediğiniz ile ilgili güçlü kelimeler etmek, istemediklerinizle ilgili ise güçlü kelimeler etmemek. ‘Eğer’ kelimesinin şüphe dolu güçlü bir frekansı vardır. İstediğiniz şeyler için ‘eğer’i kullanıyorsanız istediğiniz şeyin size ait olduğuna inanmıyorsunuz demektir. Şüphe yayarsanız çekim yasası size istediğinizi vermez.

       Farkında olsanız da olmasanız da bugün evrenin kataloğundan yarın için sipariş veriyorsunuz. Bugünkü baskın duygu ve düşünceleriniz otomatik olarak yarınki hayatınızı belirleyen bir frekans yayınlıyor. Şimdi ve günün geri kalanında kendinizi iyi hissedin ve yarınlarınızı muhteşem kılın.


       Görmek için inanmanız gerektiğini bilmelisiniz.Yasayı kullanmak için gerekli olanları özetlediğim yazımın tamamını tırnak içine aldığımı varsayın, hepsinin sahibi Rhonda Byrne..  

                                                                                                      Zehra TOPAL
       
Devamını Oku »

23 Ekim 2015

Peekay (PK)







          Geçenlerde oyunculuğunu çok beğendiğim Amir Khan’ın son filmini aldım ve heyecanla izlemeye koyuldum. Ancak filmin ortalarına doğru hayal kırıklığı hissetmeye başladım. 3 İdiot ve Taare Zameen Par  en sevdiğim filmler arasında olunca  Amir Khan’dan yine bir o kadar kaliteli bir film bekliyordum sanırım. Dikkatim dağıldı ve merakım tükenmeye başladı derken filmin seyri bir anda değişmeye başladı ve bana eski heyecanımı geri verdi. İzledikçe Peekay ile düşünmeye, sorgulamaya ve tespitler yapmaya başladım.


          Öncelikle filmi biraz tanıyalım. Amir Khanın daha önce oyunculuğunu üstlendiği 3 idiots’un yönetmeni Rajkumar Hiranide son derece esprili ve sosyal mesajı olan bir film, Peekay. Başrollerini  Anushka Sharma ve Sanjay Dutt’ın paylaştığı film bizleri eğlendirici bir o kadar da düşündürücü manevi bir yolculuğa çıkarıyor. Bu film daha henüz çekimlere başladığında güçlü eleştiriler aldığı gibi vizyona girince ise izlenme rekorları kırmış. Düşündürücü, güldürücü ve sosyal içerikli bir konusu var. Filmin özeti ise şu: Pekaay başka bir gezegenden keşif için Dünyaya geliyor. Dünyaya gelir gelmez uzay gemisinin kontrol kumandasını çaldırıyor ve trajikomik serüveni başlıyor. Sorduğu kimselerden sana ancak Tanrı yardım eder, Tanrı bilir gibi cevapları alınca kumandasını bulabilmek amacıyla Tanrı’nın peşine düşüyor. Ancak Hindistan’da birçok dinin olduğu düşünülürse Tanrı’yı bulmak tabii olarak imkansız hale geliyor. Sorduğu herkes kendince doğru yönü gösteriyor. Çevresindekileri anlamaya çalıştıkça daha çok kafası karışıyor, kafası karıştırdıkça daha çok sorular soruyor. Sorduğu sorular basit ama cevaplar ilginç oluyor. 




          Peekay Hindistan da çok içenlere verilen bir takma isimmiş, Filmin ismi nedeniyle Amir Khan’ın sarhoşu canlandırdığı düşünülerek Müslümanlar tarafından büyük tepkiler almış bu yüzden adı kısaltılarak PK olarak değiştirilmiş. Ayrıca Hindistan İnsan Hakları ve Sosyal Adalet Cephesi tarafından müstehcenliğe teşvik ettiği iddiasıyla dava edilmiş.(ki bende aynı fikirdeyim) Hindistan’da büyük tepkiler toplamasındaki bir diğer nedense toplumsal bir sorun olan, din. Bilindiği üzere Hindistan da birçok din var(Hinduizm, İslamiyet, Sihizm, Budizm, Hristiyanlık gibi) ve PK ile bu dinler (din tüccarları aracılığıyla) ciddi bir şekilde eleştiriliyor.  Filmin en sevdiğim ve takdir ettiğim kısmı filmdeki dürüstlüğüyle ortaya çıkan Müslüman genç karakterin İslamiyet’i diğer dinlerden bir tık öne taşıması oldu. Filmde en üzüldüğüm sahne ise Baysa'nın ölmesi oldu. En beğendiğim replikler ise şunlar oldu;

‘Sürekli "sadece bir tanrı var." diyorsun. Bense hayır diyorum. İki tanrı var. Biri bizi yaratan, Biri de sizlerin yarattığı.’

‘bizi yaratan tanrıya inanın. O’na güvenin.
kendi yarattığınız sahte tanrıları ise yok edin.

‘Bu gezegen o kadar küçük ki dışarıda daha büyük milyonlarca gezegen var.
Sizse bu küçük gezegende, bu küçük şehirde, bu küçük odada oturup
bütün evreni yaratan Tanrı'yı korumak mı istiyorsunuz?
O’nun korumanıza ihtiyacı yok.
O kendisini koruyabilir.’

          Filmin ilk yarısındaki espri anlayışını (özellikle dans eden arabaları) gereksiz bulduğumu belirtmek isterim. Nedense film kadrajında espri anlayışımız bunun üzerine bir türlü çıkamıyor. Ancak bunlara rağmen içerdiği mesajlar ile yeniden izleme listeme girdi. Beğenenler olduğu gibi beğenmeyenlerde elbette ki vardır. Ancak ben filmin tamamını izlemeden karar vermeyin derim. Şimdilik sağlıcakla kalın :)
                                  
                                                                 Kübra EMEKTAR

Filmi izlemek için tıklayınız
Devamını Oku »

21 Ekim 2015

IŞINLANMIŞ GIDALAR



         16 Ekim Dünya Tarım ve Gıda Günü dolayısıyla 'gıda' üzerine bir farkındalık da benden olsun dedim. Gıda güvenilirliği hepimizin hassasiyet gösterdiği bir mesele peki ışınlanmış (iyonlaştırıcı radyasyon ışını) gıdalar tükettiğimizin farkında mıyız? Bu işlem ne için yapılır? Işınlanmış gıdalar tüketildiğinde sağlığımıza zarar verir mi? Tüm cevaplar için okumaya devam :)

        Gıda ışınlaması ilk patentlerini 1921 ABD ve 1930 Fransa’ da almış, 41 ülkede 60’tan fazla besinde uygulanan, sağlık yönünden güvenilir olduğu; WHO (Dünya Sağlık Örgütü), FDA (Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi), FAO (Gıda ve Tarım Örgütü), IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Kuruluşu)’nca onaylanmış, Türkiye’de ise Tarım Köy İşleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu tarafından yürütülen ortak çalışma sonucu 6 Kasım 1999’da “ Gıda Işınlama Yönetmeliği “ ilk olarak resmi gazetede yayınlanmış ve yürürlüğe girmiş bir teknolojidir.

       Gıda ışınlamada amaç;
  •   Gıdaların bozulmasına neden olan çeşitli mikroorganizmaların yok edilmesi- azaltılması,
  •   Raf ömrünün uzatılması,
  •   Soğan, patates gibi bitkilerde çimlenme ve tomurcuklanmayı önlemek,
  •   Taze meyve ve sebzelerde olgunlaşmayı geciktirmek,
  •   Kabuklu yiyecekler ve baklagillerde böceklenmeyi önlemek,
  •   Et, balık gibi ürünlerde paraziter enfeksiyonları önlemektir.


        Bu yöntem radyoaktif elementten üretilen iyonlaşmış enerjilerin bulunduğu alandan bir gıda maddesinin geçirilmesi, bu enerjinin gıda maddesinde çeşitli serbest radikaller oluşturması mantığına dayanır. Yukarda sıralanan amaçları gerçekleştiren bu radikallerdir.

        Işınlama işlemi bu amaçların dışında etkilere de neden olmaktadır. Bu besine ve doza göre değişir. Örneklendirmek gerekirse ışınlama işlemi sonucunda bazı örneklerde; karbonhidratlar daha kolay sindirilebilir hale gelirken proteinlerin (tahıl ve baklagil ) besin değeri artmış, yağlarda oksidasyon başlatmış ve böylece yağ asidi kompozisyonunu değiştirmiş, acılaşma olayı hızlanmıştır.
Örneklerden anlaşılacağı gibi ışınlama işlemi her gıdaya yapılamaz ve doz besine özgüdür. Örneğin havuçlar da 2 kGy doz  ile mantar ve bakteri oluşumu kontrol edilebilirken, kanatlı eti ve kırmızı ete uygulanması gereken en düşük doz 2.5 kGy dir. (Gray (Gy) , iyonize ışınlamanın etkisinde kalan homojen bir maddenin 1 kg’ına verilen 1 jul’lük enerji miktarıdır.)

         Sağlık üzerindeki etkisine gelince; bu uygulamayı destekleyen kuruluşları gördünüz. Türkiye’de uygulanan dolayısıyla izin verilen bir yöntem. Yaptığım araştırmalarda bu yöntemin güvenilir olduğunu(doza bağlı olarak), televizyon, cep telefonu, röntgen cihazlarından alınan radyasyon gibi zararsız olduğu, ışınlanan gıdaların radyoaktif hale dönüşmediklerini ve kalıntı oluşturmadıklarını makaleler ve yetkili kuruluşların yayınlarında okudum. Bununla birlikte çeşitli dönemlerde bazı ülkelerde yasaklandığı, meyve sineklerine farklı dozlarda ışınlanmış gıda verildiğinde ölümler ve renk değişimleri gözlenirken ışınlanmamış mamalarla beslenen sineklerin yaşadığını da okudum. Hangisine güveneceğinize siz karar vereceksiniz. Bu kuruluşların onaylaması pazarlama taktiği midir ? Yoksa gerçekten güvenilir midir? Şahsi fikrim netlik kazanmadığı sürece uzak durmak.

       Peki nasıl anlayacağız ışınlamış olup olmadığını derseniz; tüketiciye ve toplu tüketim yerlerine ulaşacak ışınlanmış ürünlerde etiket üzerinde “Işınlanmıştır” veya “Işınlama İşlemi Yapılmıştır” ifadesinin yanında yeşil renkli uluslararası gıda ışınlama sembolünün (yukarıda mevcut) kolayca görülebilir şekilde etiket üzerinde bulundurulması zorunludur.

Sağlıkla kalın..                                                                         

                                                                                                                 Zehra TOPAL
Devamını Oku »

18 Ekim 2015

21. yüzyılın enerjisi ; HİDROJEN

 Hidrojen Enerjisi

Bir endüstri mühendisi kesinlikle her alana ilgi duymalı ve bilgi sahibi olmalıdır denir. Bende enerji sektöründe hem bilgi hem de fikir sahibi olmak için çaba gösteriyorum. Sizlerde ilgi duyarsınız diye araştırmalarımı paylaşacağım.  Bunu söylememin sebebi nerden çıktı Hidrojen yazı dizisi demeyin istiyorum.
                Haftamın tek tatil günü olan Pazar günü klasiklerimin arasında bilgisayarın başına geçip bişeyler okuyup, öğrenip, yazmaya çalışmaktır. Bu hafta o kadar çok üzerinde konuştuğum, düşündüğüm Nükleer enerji üzerine yazı yazmayı planlarken bir de baktım ki Hidrojen Enerjisini araştırıp, notlar alıyorum. Tamam o zaman bende Hidrojeni yazarım dedim. Ee mühendis dediğinde zaten yenilenebilir enerji kaynaklarını bilmeli diye söylenerek yazıma başlıyorum müsaadenizle J

Hidrojen Enerjisi,
Hidrojen yakıtı alevli ve katalitik yanmalara, yakıt hücresiyle direkt bir elektrik enerjisi dönüşümüne, buhar üretimi ve hibritleşmeyle kimyasal dönüşüme elverişli bir yakıttır. Hali hazırda kullanmakta olduğumuz fosil yakıtlar ise sadece alevli yanmaya uygun olup başka bir enerjiye dönüşümü direkt olmamaktadır. Alevli yanma özelliğine sahip olmasından dolayı hidrojen yakıt olarak içten yanmalı motorlar ve gaz türbinleri gibi alanlarda kullanılmaktadır. Hidrojen yanması sonucunda su buharı açığa çıkmasından dolayı buhar türbinlerinde açığa çıkan su kolayca kullanılabilmektedir.
Hidrojen, evrende en çok bulunan evrenin kütlece %75’ini oluşturan standart sıcaklık ve basınç altında (0°C- 1 atm) renksiz, kokusuz, metalik olmayan doğada biatomik halde bulunan en hafif kimyasal elementtir. Isıl değer bakımından petrolden 32 kat daha fazla ısıl değere sahip olan hidrojenin, birim kütle başına ısıl değeri 141,9 Megajoule/kg’dır. Gaz haldeki hidrojenin birim başına ısıl değeri sıvı haldeki hidrojen ile aynıdır.
Hidrojen ve diğer motor yakıtlarının karşılaştırırsak ilginç sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Nasıl mı?
                Fosil yakıtlar kullanan motorlarda soğuk yüzeyler de yoğuşma zayıf karışım, buhar tıkanması ve yeterince buharlaşamama gibi sorunlar görülebilmekte iken, hidrojen motorlarında bu gibi sorunlarla karşılaşılmamaktadır.  Bu yüzden de Hidrojen ideal bir yakıttır.
                Hidrojen motorları, soğuk hava koşullarında bile (-253°C) sorun çıkmadan çalışabilmektedir. Hidrojenin içten yanmalı motorlarda kullanılması durumunda yüksek alev hızına, geniş alev cephesine ve yüksek vuruntu sıcaklığına sahip olup kontrolsüz yanma önlenebilmektedir.  Hidrojenin tutuşma sıcaklık aralığı çok geniş olduğu için değişik hava fazlalık katsayılarında yanma olayı gerçekleşebilmektedir.
                Benzin hava karışımına çeşitli oranlarda hidrojen eklenmesi durumunda NOx emisyonu %30-40 oranında azaldığı görülmektedir.


 Bu kadar avantajlı olan hidrojen yakıtı nasıl mı üretiliyor?
                Hidrojen, güneş ve diğer yıldızların termonükleer tepkimeye vermiş olduğu ‘ısınım yakıtı’ olup evrenin temel enerji kaynağıdır diyebiliriz. Evrende hidrojen atomik yada plazma halinde bulunur. Plazma halinde, yüksek elektrik iletkenliği ve ışık yayınımına sahiptir.
                Hidrojen doğada serbest halde bulunmayıp bileşikler halinde bulunur. En çok bilinen bileşiği SU’dur. Hidrojen, birincil enerji kaynağı kullanılarak hidrokarbonlardan, karbonhidratlardan yada sudan elde edilmektedir. Bu birincil enerji kaynakları; nükleer, fisyon yada füzyon enerjisi, güneş enerjisi, rüzgar enerjisi gibi enerjilerdir. Eğer hidrojen nükleer enerji kaynağı olarak kullanılarak üretilirse küresel ısınma sorununu çözmeye daha fazla katkı sağlayabilecek ve büyük miktarlarda hidrojen üretilebilecektir. Dünya’da her yıl 500 milyar m3 hidrojen üretilmekte, depolanmakta, taşınmakta ve kullanılmaktadır.
(Dip Not: Hidrojenin taşıyıcı özelliği vardır ve depolanıp hiçbir kayıp olmadan taşınabilir!!)

Gelecek hafta yazı dizimize “Hidrojenin Üretim Metotları” ndan devam edeceğiz. Keyifle ve tertemiz enerjiyle kalın J

 Merve GÜLTEPE


Devamını Oku »

12 Ekim 2015

İnek sütü şifa, yağı ilaçtır..


          


         İnsanoğlunun 5000 yıldan beridir süt içtiği bilinmektedir.  Doğal bir besin olması bir tarafa faydaları da saymakla bitmeyen mucizevi bir besindir. Süt kalsiyum açısından oldukça zengin olduğundan ileri yaşlarda kemik rahatsızlıkları riskini büyük ölçüde azaltıyor. Yapılan araştırmalarda kalsiyumun bağırsaklarda kansere yol açabilecek fazla asitleri yok ettiği gözlenmiştir. Günde 2 bardak süt ise içerdiği kaliteli protein ve lioneik asit ile kilo kontrolünü sağlıyor. Beyin için ise oldukça faydalı; odaklanma yeteneğini ve hafızayı güçlendiriyor. Damar hastalıklarını ise %15 e kadar azaltabiliyor. İçerisindeki protein ile vücut dokularının gelişmesini sağlıyor. Johns Hopkins Üniversitesinde yapılan araştırmalarda süt içen kişilerde kronik bronşite rastlanmıyor.

          İnsan vücuduna oldukça yararları olduğu halde doğal içecek olan süt bile oldukça zararlı olabiliyor. Nasıl mı? Tabi ki sokak sütü..

Süt ile ilgili doğru bilinen yanlışlar..

         Süt ile ilgili doğru bilinen yanlışlar vardır. Tüketicilerde UHT sütlerin uzun süre bozulmadan kaldıkları için içerisinde çok miktarda koruyucu katkı maddesi ihtiva ettiği, sokak sütünün ise doğal olduğu algısı mevcut. Ancak bu konuda oldukça yanıldığımızı belirtmek isterim. UHT sütlerin uzun süre bozulmadan kalabilmesinin nedeni uygulanan ısıl işlem ve 6 katmandan oluşan özel ambalajıdır. UHT ile 4-6 saniye arasında 135-150 °C ye kadar ısıtılıp oda sıcaklığına kadar soğutulur. Böylece süt besin değerini kaybetmemiş ve mikroorganizmalardan arındırılmış olur. 4 aya kadar taze kalabilir. Yanlış algılardan bir diğeri ise ambalajdaki alimunyum kontaminasyon tehlikesidir. Ancak sütün ambalajındaki 6 katmandan dolayı süt alimunyuma temas etmemektedir.

          Gelişmiş ülkelerde unutulmuş, ülkemizde hala yaygın sokak sütü mikroorganizmalar için oldukça iyi bir ortamdır. Bu yüzden ambalajsız süt kısa sürede bozularak sağlığımızı ciddi boyutta tehdit ediyor. Sütten insana bulaşan mikroorganizmaların sebep olduğu kusma, ateş ve ishal gibi hastalıkların yanı sıra tüberküloz, brusella gibi ciddi hastalıklara da neden olabiliyor.

Sokak sütünün taşındığı araçlarda çoğunlukla soğutucu bulunmamaktadır. Üretimden tüketiciye soğuk zincir sağlanamadığından bakteri yükü artmaktadır. Bazı tüketiciler nasılsa ısıtıyoruz düşüncesine sahip olabilirler. Ancak bakterilerin üremesi esnasında oluşturduğu bazı toksik maddeler vardır ve bu maddeler ısıya karşı dayanıklıdır.

         Açıkta taşınan ve denetimi olmayan çiğ sütler kontrollü ısı denetiminden geçmediği için E.coli içinde açık hedef olmuştur. E.coli (Escherichia coli)  kanamalı ağır bağırsak enfeksiyonuna neden olan bir bağırsak parazit olduğunu belirtmekte fayda var.




        Ayrıca sokak sütlerinde de hileler ile gıda terörü devam ediyor. Bu hileler kıvamında ve renginde kendini belli edebiliyor.  Sütü daha kıvamda göstermek için içerisine boyalar, un, nişasta gibi kıvam arttırıcılar kullanılır. Sütün kesilmesini (özellikle yaz aylarında karşılaşılan sorun) önlemek için soda gibi asitliği giderici maddeler katılabiliyor. Ayrıca bakteri aktifliğini önlemek için formaldehit, borik asit, hidrojen peroksit gibi bakteri öldürücü maddeler konuluyor. Bir diğer yöntem ise su, yağsız süt, yayıkaltı ve peynir suyu katılması oluyor. En önemli sorunlardan bir diğeri ise sütün yağının alınması ve içerisine su katılmasıdır.

         Tüm bu hileleri, kontrolsüz ısıl işlemleri ve bunlar sonucu oluşacak riskleri bir nebze ele alarak gıda konusunda ne kadar dikkatli davranmamız gerektiğini hatırlatmak istedim. Sizler veya tanıdıklarınız sokak sütü tüketiyor olabilirsiniz ancak kendinize sormanız gereken şey; Üreticisine ne kadar güveniyorsunuz? Tüm bu şüpheleri kaldırmak için en iyi önerim sütünüzü bir laboratuvara götürüp analiz ettirmeniz. Unutmayalım küçük bir ihmal sağlığımızı büyük ölçüde tehdit edebilir.

İnek sütü şifa, yağı ilaçtır. (Beyheki)

Sağlıklı ömürler.. :)

Hocamızdan daha ayrıntılı güzel bir yazı için tıklayınız.
                                                            Kübra EMEKTAR






Devamını Oku »

KAHRAWOMEN’lar


Yazıya başlamadan önce okuyan herkesin #KızGibi kelimesinin kendi hazinesinde ne anlama geldiğini düşünmesini istiyorum.
P&G markasının Orkid sponsorluğunda başlattığı  #KızGibi kampanyasından kısaca bahsetmek istiyorum. Kampanya kapsamında kızların ‘kız gibi’ kelimesiyle ergenlik döneminde yitirilen özgüvenlerine dikkat çekmek için başlatılmış, çok büyük etki sağlamıştır.
Şimdi bizde düşünelim kız gibi kelimesi neden ve ne zaman bir şeyi kötü yapmak anlamına gelmeye başladığını. Buna sebep olabilecek nedenleri araştırdığımda ise karşıma çıkan sonuç  ailenin ve çevrenin tutumları olduğunu gördüm. Yani, yine biz neden oluyoruz böyle bir algının oluşmasına. Şöyle de bir gerçek var ki Kız gibi yapmak sözüyle bir çok kızı yaralayıp, onları sınırlandırıyoruz. Hatta özgüvenlerini yitiriyoruz. Birçok kız bu sebeplerden dolayı da bilime ve spora olan ilgisini ve yeteneğinin farkında ol-a-madan yaşamını sürdürüyor.
Size farklı bir bakış açısıyla sormak istiyorum; Neden masallarda kızları hep erkekler kurtarır? Bunu etraflıca düşündüğümde kadın hep korunma güdüsüyle büyüyüp, yaşıyor. Oysa özgürce, limitleri olmadan yaşayıp inanılmaz dereceler elde eden hemcinslerimiz var. Ayrıca  Kaç yaşında olursanız olun içinizdeki çocuğa sarılmayı unutmayın.
Nil Karaibrahimgil’in TEDx konuşmasında “Hayatta şu an ne yapıyorsanız bir kadında aldığınız emanet sayesinde yapıyorsunuz “ demişti . Kadınlardan gelen bir nehir içinde akıp gidiyoruz. Peki kaçımız bu emanetin farkındayız. Kaçımız bu emaneti gelecek nesillere doğru bir şekilde aktarmak için çabalıyoruz?
O zaman gelin emanetimizin farkında olalım. Donanımlı, ne yapmak istediğini bilen, kendinden emin ve ayakları yere basan Kız’lar olalım. İşte o zaman bir iş mükemmel yapıldığında Kız Gibi kelimesi kullanılsın. Bunun haklı gururunu hep birlikte yaşayalım.
Umarım sizde çevrenizdekilerin kelime haznesinde  küçük görünse de etkisi büyük dokunuşlara sebep olursunuz .  Çünkü ağzımızdan çıkan kelimeler dünyamızı var eder. Dünyamızı pozitif kelimelerle donatalım. Mükemmellik sınırlarını zorlayalım. Hatta çocuk da yapın kariyerde.
Sizde #KızGibi hastagini paylaşarak kampanyaya destek verebilirsiniz.!
İzlemenizi tavsiye ederim;



Hep birlikte o zamaan :)




Devamını Oku »

04 Ekim 2015

RADYASYON NEDİR?



        Çokça duyduğumuz, çokça korktuğumuz, çokça maruz kaldığımız ve maalesef çokça bilmediğimiz, “radyasyon”. Radyasyon nedir? Etkileri ve çeşitleri nelerdir? 

      Doğada bulunan bazı atom çekirdekleri kararlı iken bazıları kararsızdır. Kararlılık nötron ve proton sayıları arasındaki denge ile belirlenir. Atomlar her zaman kararlı olmak istedikleri için, kararsız çekirdekler taşıdıkları fazla enerjiyi parçacık oluşturarak ya da ışıma yaparak atıp, kararlı hale gelmeye çalışırlar. Bu olaya “radyoaktivite” yayınlanan fazla enerjiye 
ise “radyasyon” denir. Bi 209 dan daha büyük atom numarasına sahip çekirdeklerin hepsi “radyoaktif” özellik gösterir.

       Radyasyonun bilinen tiplerinden pek çoğu radyoaktif maddelerden yayınlanır, ancak radyasyonun bazı tipleri farklı şekillerde üretilir. En önemli örnek ise, metal bir hedefin bir elektron demeti ile ışınlanmasıyla üretilen X-ışınlarıdır. Metalde ki elektronlar, elektron demetinde ki enerjiyi soğurur -metal atomları "uyarılmış" hale gelir- ve daha sonra enerji X-ışını şeklinde açığa çıkar. Dolayısıyla, radyasyon metal atomlarından ortaya çıkar ancak radyoaktiviteden farklı olarak çekirdekten kaynaklanmaz.


      
       İki çeşit radyasyon vardır; iyonlaştırıcı ve iyonlaştırıcı olmayan. İyonlaştırıcı radyasyon, atomdan bir elektron kopartmak için gerekli enerjiye sahip radyasyondur. Alfa parçacıkları, beta parçacıkları ve nötronlar parçacık tipi iyonlaştırıcı radyasyon, X-ışınları ve gama ışınları ise dalga tipi iyonlaştırıcı radyasyondur. Radyo dalgaları, mikrodalgalar, kızılötesi dalgalar, görülebilir ışık ise iyonlaştırıcı olmayan radyasyondur.

                       


        Radyasyonun madde içine girme derinliği, radyasyonun enerjisine göre değişir. Şekilde de görüldüğü gibi alfa parçacıkları insan cildinin en dışındaki ölü tabakada soğurulur yani soluma veya sindirim yoluyla vücuda alınmadığı sürece zararlı değildir. Oysa gama ışınlarını durdurabilmek için kalın kurşun levhalara ihtiyacınız vardır. Beta parçacığı doku içine yaklaşık olarak bir santimetre nüfuz eder, dolayısıyla beta yayınlayan radyonüklitler yüzeysel dokulara zarar verebilir; vücuda alınmadıkları takdirde iç organlara zararları yoktur. Gama ışınları vücudun içinden geçebileceği için gama yayınlayan radyonüklitler vücudun içinde ya da dışında olsa da zarar verebilirler. X-ışınları ve nötronlar da vücut içinden geçebilir. Vücut içinden geçebilir ifadesi telaffuzu kadar sıradan değil çünkü etkileri kan dondurucu. Doza ve maruz kalma süresine bağlı olduğunun altını çizerek bu etkileri kafanızda canlandırabilmeniz için; radyoaktif bir maddenin cepte taşınması ile oluşan etkiyi aşağıdaki resimde görebilirsiniz.




       Radyasyon durdurulamaması durumunda maddede ve dokuda nasıl etkiler yapar?

       Radyasyon madde içinden geçerken söz konusu maddeye enerji aktarır bu enerji bazı durumlarda elektronun yörüngesinden ayrılması için yeterlidir. Bu duruma iyonlaşma bunu yapan radyasyona ise iyonlaştırıcı radyasyon denir. Radyasyonun hücreye zarar verme yolları tam olarak anlaşılamamıştır ancak çoğu DNA ‘da değişikliklere sebep olur. Bunu DNA molekülünü doğrudan iyonlaştırarak yapar. Bu kimyasal değişiklik kanser veya kalıtsal genetik kusurların gelişmesine yol açan zararlı biyolojik etkilere neden olabilir.

       Sonuç itibari ile radyasyon, dozuna, maruz kalınma mesafesi ve süresine göre tiroid kanseri, lösemi (kan kanseri), akciğer ve kemik kanserleri gibi pek çok kanser türüne ve çocukluk çağı kanserlerine, bunların yanında erkek ve kadında kısırlığa sebep olurken, hamile kadınlar için de önemli bir tehlike oluşturur. İlk aylarda yapılan düşüklerin, sakat doğumların ve doğuştan gelen hastalıkların en önemli sebeplerinden birisi radyasyondur. Bununla birlikte yukarıda okuduğunuz gibi bazı radyasyon çeşitlerini insan derisi soğurulabiliyor. Önceki yazımda (İstenmeyen Radyoaktif Konuk: Radon) da belirttiğim gibi normal bir insan yıllık ortalama 2.8 mSv’lik bir doza maruz kalıyor ve bu çok küçük bir değer (etki yapmayacak kadar) diyerek içinize su serpmek istiyorum :) yine önceki yazımda radyasyon kaynaklarına tablo şeklinde ulaşabilirsiniz.

       Son olarak altını çizmek isteğim ise sigara içenlerin maruz kaldığı doz! Sizlerin içine su serpemeyeceğim maalesef. Günde 1.5 paket sigara içerek alınan radyasyon günde 2-3 göğüs röntgeninde alınan radyasyona denk. Ya da bir radyasyon işçisinin yıllık maruz kaldığı doz 20 mSv iken günde 2 paket sigara içen bireyin maruz kaldığı doz yıllık 80 mSv dir. Sigara öldürür!

       Bir sonraki yazımda gıda ışınlamasından bahsedeceğim. Işınlanmış gıdalarda radyasyon var mıdır dersiniz?

      Sağlıklı günler .. :)
                                                                 Zehra TOPAL
Devamını Oku »

03 Ekim 2015

Çocuk Kalbi Hassastır






        Çocuklar, insan bedenine bürünmüş meleklerdir diye düşünürüm hep. Çok ince ve naif bir düşünce yapısına sahiplerdir. Her şeyi bilir, hissederler ama anlatmazlar. Kapalı bir kutuda hazine gibidir  zihinleri. İlk günkü anılarını korur. O yüzden çocuklarla nasıl vakit geçirdiğimize, hassasiyetinize dikkat etmeliyiz. Bugün okuduğum bu anlamlı yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Karşınızdaki kişi hakkında kesin karar vermeden önce düşünüp, empati yapmayı hayatımızın önemli bir parçası haline getirmeliyiz diyerek hikayemize geçelimm.
******
"Öğretmen okulun ilk gününde, 5. Sınıfın önünde dururken, çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkânsızdı, çünkü ön sırada, oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Bayan Mediha bir yıl önce Mustafa’ yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, bayan Mediha onun kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar(X) yapmaktan ve kâğıdın üstüne büyük "F" (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.

Bayan Mediha’nın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu; Mustafa’nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı.

Mustafa’nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

"Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve de çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli."

İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

"Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evdeki yaşamı mücadele içinde geçiyor."

Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

"Mustafa’nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evde ki yaşamı yakında onu etkileyecek."

Mustafa’nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:

"Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor."

Bunları okuyunca, Bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı.

Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa’nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti.

Mustafa’nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kâğıdı ile beceriksizce sarılmıştı.

Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Bayan Mediha pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı.

"Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz."

Çocuklar gittikten sonra, bayan Mediha en az bir saat ağladı. O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı. Bayan Mediha, Mustafa ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe, daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıfta ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.

Bir sene sonra, Bayan Mediha kapısının altında Mustafa'dan bir not buldu, ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.

Altı yıl sonra Mustafa'dan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.

Bundan dört yıl sonra, bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Bayan Mediha’nın tüm yaşamında ki en iyi ve en favori öğretmen olduğunu yazmıştı. Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi ismi biraz daha uzundu.

Mektup söyle imzalanmıştı:
Tıp Doktoru Prof. Dr. Mustafa Yılmaz


Öykü burada bitmiyor, ortaya çıkan başka bir mektup var.

Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde Bayan Mediha’nın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.

Şüphesiz Bayan Mediha bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne oldu?

Taşları düşmüş olan o bileziği taktı. Dahası, Mustafa’nın annesinin süründüğü parfümden sürdü.

Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Mediha’ nın kulağına şöyle fısıldadı:

"Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim. Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim."

Bayan Mediha, gözlerinde yaşlarla şöyle dedi:

“Yanlış düşüncelere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum."

******
Birinin hayatında fark yaratmak için çaba harcayın. Bu çaba hayatınızı anlamlı kılacaktır. Size yaşama umudu verip, durup tükenmenizi engel olacaktır.

"Bugün birinin yaşamına ufak da olsa dokunduğunuzu düşünün ve kalbinizin o sıcaklığı hissetmesini sağlayın.."

Sevgiyle ve umutla kalın..

Merve GÜLTEPE


Devamını Oku »

24 Eylül 2015

GLUTEN ENTEROPATİSİ


     


   
         5-6 yaşları civarındaydım. Karın şişliği şikayetim nedeniyle Hacettepe Hastahanesine gitmiştik. Doktorlar tam 1 yıl boyunca beni bölümden bölüme araştırmaya yolladı ancak sorunumun ne olduğunu bir türlü bulamadılar. Son durağım ise Gastroentoloji oldu. Kan testleri ve biyopsi yapıldığında çölyak hastası olduğum anlaşıldı. Tabi o zamanlar bilinen bir rahatsızlık değildi. Doktor bilgi vermek için yanımıza geldi ve bir sayfalık diyet listesi verdi. Başta ne olduğunu anlayamamıştım. Doktorun bu diyete uymazsan ‘ölürsün’  dediğinde ölüm korkusundan bir şey yiyemediğimi çok net hatırlıyorum. Düşünebiliyor musunuz 5 yaşındaki bir çocuğa ölümden bahsediyorsunuz. Büyüdükçe doktorun bu uyarısındaki sebebi idrak edebildim. Tabiki 5 yaşındaki bir çocuğu çikolata gibi abur cuburları yemekten ancak bu şekilde uzak tutabilirdiniz. Bugün bu kadar sağlıklıysam bunu o doktora ve tabiki ailemdeki hassasiyete ve duyarlılığa borçluyum. :)
          
       Türkiye de 200 kişiden bir kişide görülen sinsi bir hastalık, Çölyak. Peki Çölyak (Gluten Enteropatisi) nedir? Gluten adlı bir proteine karşı bağırsakların aşırı duyarlılığıdır. Bağırsaklarda sindirimi sağlayan villus yapılarının bozulmasıyla emilim bozukluğu (malabsorpsiyon) oluşuyor ve glüten maddesi sindirilemez hale geliyor. Glüten buğday, arpa, yulaf ve çavdarda bulunan esnek bir proteindir. Hamurun kabarmasını sağlayan, gıdaların raf ömrünü uzatan önemli bir protein.. Bu yüzden glütensiz unlarla yapılan ürünler çabuk bayatlar, şekil almakta ve kabarmakta zorluk çeker. Bu yüzden hamur kültürü gelişmiş bir ülkede yaşayan bir çölyaklı iseniz yaşam kaliteniz düşebiliyor.

       Peki çölyak tanısı nasıl konulur? Çölyak tanısı için bir gastroentoloji bölümünde kan tahlili ve endoskopi ile ince bağırsaktan alınan biyopsi yeterli oluyor. Çölyak hastalığın çıkmasındaki en baskın neden genetik bir rahatsızlık olmasıdır. . Çölyak tanısı konulanların birinci derece akrabalarında %5-10 oranında çölyak görülebilir. Bu hastalık doğuştan olabileceği gibi sonradan da tetiklenebilir. Unutmayın sizlerde tetiklenmemiş bir çölyak geni bulunduruyor olabilirsiniz.

Belirtileri;

Ø  Sürekli ishal durumu
Ø  Kilo kaybı
Ø  Karında öne doğru şişlik
Ø  Kronik iştahsızlık, halsizlik
Ø  Ağız içi aftları
Ø  Kansızlık
Ø  Kaslarda zayıflama
Ø  Kusma
Ø  Gaz şikayetleri, dışkıda anormallik
Ø  Kuru cilt
Ø  Eklem/kemik ağrıları
Ø  Gerginlik ve sinirlilik hali



       Çölyak hastalığının tıbben bilinen bir tedavisi yoktur. Tek sağlıklı çözüm glütensiz beslenmektir. Çölyak hastalığında erken teşhis ise çok daha önemlidir. Eğer yukarıdaki belirtileri taşıyor ve hala doktora gitmeyi geciktiriyorsanız veyahut çölyak olduğunuz halde diyeti ciddiye almıyorsanız sizi riskli bir gelecek bekliyor demektir. Unutmayın çölyak için 1 dilim ekmek yemek 1 bardak çamaşır suyu içmekle eşdeğerdir. Çünkü diyete uyulmadığında villuslar daha çok hasar görür ve daha çok gerekli besini sindiremez hale gelebilir. B12 gibi vitamin eksiklikleri, kansızlık, yorgunluk, nefes darlığı, diyabet, ağız  boğaz yemek borusu ve bağırsak kanserleri, lenfoma gibi ciddi rahatsızlıklar sizi bekler. Ancak diyete uyulduğunda sağlıklı normal bir hayat sürebilirsiniz.

Glüten içerebilecek besinler;

1.      Gluten içeren (buğday, arpa, yulaf, çavdar) tüm gıdalar kesinlikle yenmemelidir. Buğday ve tahıl unu ile yapılan tüm hamur işleri (ekmek, kek, pasta, kurabiye, börek, çörek, makarna, erişte, mantı, hamurlu tüm tatlılar vs.) tüketilmemelidir. Glutensiz un ile tüm bunları evde yapabilirsiniz.
2.      Bulgur içeren yemekler tüketilmemelidir. Unutmayın bulgurun özü buğdaydan gelir.
3.      İrmik ve ürünleri tüketilmemelidir. (İrmik durum buğdayının elenmesiyle oluşur.)
4.      Margarin, mayonez, hardal, ketçap, salata sosları, hazır patates cipsi, dondurma, çikolata, pudingler, sosis, salam , sucuk, krem peynir, yoğurtlar, hazır balık ürünleri gibi ürünlerde glüten bulunma riski yüksek olduğundan araştırılıp seçici olunmalıdır.
5.      Galeta unu tüketilmemelidir.

 Glüten içermeyen besinler;

1.      Mısır, Pirinç, Patates, Kestane unu, Nohut unu, Soya unu, üzüm çekirdeği unu, tapioka, büyük marketlerde bulunabilen glutensiz unlar
2.      Kırmızı ve yeşil mercimek, kuru fasülye, nohut, barbunya, börülce, mısır, pirinç, patates, soya fasulyesi gibi baklagiller rahatlıkla tüketilebilir.
3.      Yumurta, zeytin, bal, reçel, tahin, pekmez, sirke çeşitleri
4.      Balık ve diğer deniz mahsülleri
5.      Kümes hayvanları etleri, sığır, dana, kuzu etleri
6.      Domates ve tuz içeren salça
7.      Tüm sebze çeşitleri
8.      Tüm meyva çeşitleri
9.      Bakliyatların tüm çeşitleri
10.   Tüm katı ve sıvı yağ çeşitleri

       15 yıllık tecrübelerime dayanarak, eğer kendinize veya yakınınıza çölyak tanısı konulduysa ilk yapmamanız gereken şey paniktir. Sakin olup güzel bir araştırma yapmanız gerekiyor. İnternette değişik güvenirliliği olmayan tedavilerden bahsediliyor. Bu tedavilere kendimizi kaptırıp boşuna ümit beslemememiz gerekiyor. Unutmayın zaten sağlıklı bir tedavisi mevcut olsaydı doktorlar bize ömür boyu diyet yerine tedavi yöntemi uyguluyor olurlardı. Birçok şeyi yiyemiyor gibi görünseniz de aslında birçok gıdadan yararlanabildiğinizi unutmayın. Markete gittiğinizde birçok gıdaların içindekiler kısmında eser miktarda glüten içerir açıklamasını görürsünüz. İşte bu gıdalarda seçici olmakta (fabrikalarını arayıp alerjen uyarısı hakkında bilgi alabilirsiniz) fayda var. Glütensiz amblemi bulunan bütün ürünleri rahatlıkla tüketebilirsiniz. Zaten zaman geçtikçe bu diyetin ne kadar sağlıklı olduğunu fark edeceğinize hiç şüphem yok. Çölyaklılara sabırlı bir diyet, sağlıklı hayat dilerim. :)



                                                                                                     Kübra EMEKTAR
Yeşil çayın faydaları için tıklayın






Devamını Oku »

22 Eylül 2015

Radyoaktif Konuk: RADON



       “Hasta Bina Sendromu” adlı yazımda bahsettiğim iç mekan kirleticilerinden olan radonu bu yazımda detaylandıracağım.

       Yapılan araştırmalara göre insanlar yıllık ortalama 2,8 mSv ‘lık radyasyona maruz kalıyor ve bu dozun 1,3 mSv ‘ı radon kaynaklı.Yüksek dozda radon ve bozunma ürünlerine maruz kalan bireylerin akciğer kanserine yakalanma oranları yüksek olduğu tespit edilmiş. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ‘nün araştırmalarına göre bazı ülkelerde akciğer kanseri nedeni olarak radon, sigaradan sonra ikinci sıraya yerleşiyor.
(UNSCEAR 2000 raporuna göre)

      Radon 86 atom numarasına sahip olup, rensiz, tatsız, kokusuz, gözle görülmeyen radyoaktif bir soygazdır.Toprak, kaya ve sularda doğal uranyum ve toryumun  bozunması sonucu oluşur.Radon ve bozunma ürünlerinin solunarak vücuda alınması önemli sağlık riski oluşturmaktadır.Bozunma ürünlerinin bir kısmı havadaki tozlara ve su damlacıklarına tutunarak aerosoller oluşturur ve solunum yoluyla akciğerlere taşınır. Bu durumdan deri ve solunum yolları etkilenirken, en yüksek radyasyona bronşal epiteller maruz kalır.Vücuda alınan bu bozunma ürünleri kararlı hale gelinceye kadar ışıma yapmaya devam ederler bu; vücudumuzda radyasyon açığa çıkıyor demektir.

       Peki nasıl oluyorda bu radona maruz kalıyoruz, evlerimize giriyor?

       Radonun büyük bir kısmı binanın temelindeki toprak ve kayadan, geri kalanı ise yapı malzemlerinden kaynaklanıyor.

       Toprak da biriken radon yükselerek binanın altında birikiyor ve çatlaklardan, boşluklardan; toprak ve yapı malzemelerindeki nem oranı, difüzyon potansiyeli,yapının toprakla temas halinde olan yüzey alanı,havalandırma kapasitesi, iklimlendirme koşulları ve sıcaklık basınç farkı gibi unsurlara bağlı olarak bina içerisine yayılıyor.

       Yapı malzemesi ve zemin seçeneklerinde tehlikeli sınıflar; granit ve volkanik kayaçlar radyum içerikleri, alum şist katılı hafif beton, fosfojips, tüf gibi yapı malzemeleri yüksek radyum içerikleri yanısıra gözenekli yapıları sebebiyle radonun kapalı ortamlarda birikmesine sebep olurlar.

       Binalara radon girişini azaltmak, muhtemel sağlık sorunlarını ortadan kaldırabilmek için ise;
         Bina yapımından önce jeolojik yapı dikkate alınmalı,
         Bina altında biriken radon gazını atmosfere tahliye eden sistemler geliştirilmeli,
         Binanın toprakla temas eden yüzeyleri iyi yalıtılmalı ve bina içi çatlaklar onarılmalıdır,
         Yapı malzemelerinde radyoaktivite testi yapılmalı, düşük konsantrasyonlu malzemler tercih edilmelidir,
         İç mekan havasında biriken radonu tahliye etmek için sık sık kapalı alanlar havalandırılmalıdır.

       Radon konsantrasyon limitleri için Türkiye Atom Enerjisi Kurumu web sitesini ziyaret edebilirsiniz.


                                                                                 Zehra TOPAL


Devamını Oku »